Annemi hiç bu kadar heyecanlı görmemiştim. Odamın kapısını kapamamdan iki rüya sonrasında odama girerek beni uyandırdı. Sakin olmamı, bir iki günlüğüne babamı görmeye gideceğimizi, bu yolculukta bize Elif, Ercan, Murat, Semra, Ayda, Levent ve birkaç arkadaşının daha eşlik edeceğini, bu seferki ziyaretimizin diğerlerinden biraz arklı olacağını söyledi. Uyku sersemi ne olduğunu bile anlayamadan mutlulukla gülümseyen annemin yanına, arabanın arka koltuğuna kuruldum. Saatte yetmiş kilometre giden Tofaş’ın hızı annemin beklentilerine uyum sağlayamadığı için sürekli gazı köklemek zorunda olan Ercan, anneme sakin olmasını söyleyen Elif ve ilk defa etrafımda olanlara bir anlam veremeyen benim içinde bulunduğumuz araç on saat sonra cezaevi kapısının önündeki yerini aldı.
Bahardı. Çok iyi anımsıyorum çünkü yolculuk boyunca binlerce sarı çiçek saymayı başarmıştım. Biz vardığımızda çoktan beklemeye başlamış olan yirmi kadar araba vardı. Anneme neden içeri girmediğimizi sordum, beni Elif’e emanet ederek, sabretmemi söyledi. Hayatım boyunca pek başarılı olmadığım bu davranış modeli, güneşin altında neyse ki biraz daha çekilir bir hal aldı. Çantamdaki kitabın sayfalarına gömüldüğümden annemin yanımızdan ayrıldığını farketmedim.
Çok karışıktı. Önümdeki satırlar, etrafta ağlayan kadınlar, ordan oraya koşturan çocuklar, kapıların önünde bekleyen adamlar… Biz olayları biraz daha geriden, arabanın açık kapısının başından takip ettiğimiz için herkesi dikkatle inceleme fırsatım oldu. Askerler vardı, yazın sıcağında uzun kollu tulumlar ve silahlarla kapıda bekleyen. Birinin gözlerinde beni tanıdığına dair garip bir ışık yakalar gibi oldumsa da çoğunlukla hepsinde şiddet gördüm. Ailelerinden, yataklarında ya da belki de şehirlerinden uzakta olmalarının verdiği acımadan.
Elif’e dönüp annemin nereye gittiğini sordum. “İçeri” dedi. “Peki beni niye yanına almadı” dedim. Sabretmemi söyledi. O da. Yanıma yaklaşmaya çalışan çocuklarla arama mesafe koymak için kapıyı kapadım. Altmışıncı sayfada Rudiger’in Anton’u ziyarete geldiği satırdan okumama devam ettim. Kitaplar hiç değilse bekleme sürecimi azalttı.
Zaman konusunda hiç iyi olmadım. Bu yüzden dışarıda ne kadar kaldığımızı bilmiyorum ama akşam olmadan önce Ercan’la Elif çığlıklar atarak kapımı açtığında yüz on altıncı sayfanın sonlarında bir yerdeydim. Ercan beni omzuna aldı, kalabalığın içine dikkatlice bakmamı söyledi. Elif parmağıyla tellerin arkasındaki bir yerleri işaret ederek elimi tuttu, etraftaki gazeteciler makinelerinin flash’larını devreye soktu. İrkildim. Bana gülümseyerek gelen annemle babamı gördüğümde ilk duygum bütün bedenimi saran bir ürperti oldu. Bu sırada bir gazeteci mikrofonu bana doğru tutarak Veli Yılmaz’ın kızı olup olmadığımı sordu, Ayda ve Levent adamı uzaklaştırdı, kapının önündeki kalabalık açılmadı, bir iki kadın ağlamaya başladı, içeriden anonslar yapıldı, babamın şaşkın bakışları benimkilerle karşılaştı. O sırada yeniden huzuru yakaladım. Bütün bu sevgi buhranının içerisinde kaybolmuş tek kişi olmadığım için.
Askerler kapıda birikenleri açarak, annemle babamın geçmesi için bir koridor oluşturdular. Bu sırada kapıdaki kadınlardan şu sesler yükseldi: ” Geçmiş olsun bacım. ” Halim’i gördün mü Neyyire hanım, iyi mi salacaklar mı oğlumu.” ” Kaç yıldır içerdeydi senin bey, çok mu oldu?” “Asker oğlum izin ver de son bir kez görsün şu dertli gözlerim oğlumu.” Annemin gözleri doldu, babam bir hamle yaparak beni kucakladı. Ercan, Elif, Ayda, Levent, Murat, Semra’nın da katılımlarıyla kavuşma anı benim için oldukça yorucu oldu. O an sadece kitabımı alıp koşmak istedim.
Akşam bir otelde kaldık. Henüz Osman ceza evinden çıkmamış, Hollandalı sevgilisi nefes almaya başlayamamıştı. Bir yıl önce Osman İngilizce öğrenmek için kendine mektup arkadaşı ararken bu kadınla karşı karşıya gelmiş. Birbirlerine fotoğrafları sayesinde aşık olmuşlar, kadın da bütün hayatını terk ederek Osman’ın karısı olmak için İstanbul’a gelmişti. Bütün gece onun telaşı, etrafımızdakilerin teselli sözcükleri, benim yüz yetmişinci sayfanın sonuna gelme çabalarımla bitti. Ertesi gün Osman’ı da salmalarından sonra, zaten hiç açmadığımız bavullarımızı toplayarak eve döndük. Annem babama “işte evimiz burası” dedi. Babam “ne kadar da büyükmüş” diye cevapladı. Babamın giysileri, ayakkabıları ve tabii ki bir hafta sonra koliyle gelen kitapları için evde yer açıldı.
Hayatımız babamın, bir aylık bedelli askerliğini tamamlamasından sonra başladı. Annem işe, ben okula gitme tempomuza devam ederken babam sabahlarını kahvaltı hazırlamak, spor yapmak ve haberleri dinlemek gibi aktivitelere, öğleden sonralarını o zamanlar yeni kurulan Tümzamanlar yayıncılığın editörlüğüne ayırarak harcadı. Arada bir katıldığı panellerde kitaplarını, insan hakları kuramını, demokratik düzenleri tartıştı, ödüller ve alkışlar aldı.
Çok hayranı vardı. Çoğunlukla onu tez konusu yapmak isteyen üniversite öğrencileri ofisine gelir, iki çay süresince düşüncelerini dinlemek için bir kalem ve kağıtla karşısında otururdu. Ben içerdeki bilgisayarın başından, kulağımı onlara doğru uzatarak, o zaman anlamlandıramadığım ama sonraki hayatımı belirleyecek olan konuşmaları dinlerdim. Yılmaz derdi herkes ona, muhtemelen ömrünün sonuna kadar cezaevinde kalmayı bile göze alarak inandıklarından asla vazgeçmediğinden.
Birkaç ay içinde tanıştık. Hayatımdaki yabancıdan, annemin sevgilisine, sonunda da babama ulaştı çatık kaşlı adam. Kitaplarımdan özür dileyerek, vaktimin çoğunu babama ayırdım. Anlattığı onlarca hikaye arasından en çok kan göremediği için tıp fakültesini bıraktığını sevdim.
May 29, 2009
10. Veli Yılmaz
May 15, 2009
9. Işın-Muhittin
Büyüdükçe çekilmez bir hal aldım. Ortaokula başladığımda, özellikle bluğ çağı denilen o korkunç döneme girmemle beraber, giydiklerimden, yediklerimden, okuduklarımdan, annemden, okuldan, odamdan, sokaktan nefret etmiyorsam, yazdıklarımdan, televizyonda izlediklerimden, müziklerde adı geçen aşklardan ve tabii ki beni sürekli bir şekle sokmaya çalışan öğretmenlerimden nefret ediyordum. Gelip geçici bir duyguydu aslında. Bir okul çıkışı İstiklal Caddesi’ni sekizinci kez dolaşıp on yedinci sefer aynı insanları gördüğüm anda geliyordu bu his. Sıkıntı, bunaltı, bıkkınlık. Yalnız olmak istemek, yalnız olunca yalnız olmamak istemek, kalabalık içine karışınca herhangi biri olmaktan endişe duymak… Rasyonel olmayan bu değişken duygu, genç kızlık dönemimde hepimize vurdu.
Farklı şekilllerde uyum sağladık. Ben yazı yazdım, birileri kendini içki, sigara ikilemine kaptırdı. Diğerleri daha da dibe battı. Önceleri benim yardım etmek için dünyaya gönderilmiş olduğum gibi hatalı bir duyguya kapılarak, herkesi dinlemek için çaba harcadım, sonrasında pek de o kadar sabırlı olmadığım ortaya çıktı. Onlar dertlerini anlatırken ben çoğunlukla ertesi gün kiminle buluşacağım, cuma vizyone girecek filmler, Fransızca ödevleri gibi konulara odaklanıyordum. Ama bunu o kadar sinsice yapmayı başarırdım ki onar dakikalık monologlar sonrasında söylediklerini anlamış gibi gülümseyerek, hepsinin büyümemizin bir parçası olduğunu, zor zamanlarımızı birbirimize destek olarak atlatacağımızı, kedisinin göbeğinde çıkan yaranın muhtemelen önemli bir şey olmadığını söylüyordum. Sorun anlattıklarının benim varoluşumla ya da hayatın anlamsızlığıyla bir ilgisi olmamasıydı. Onlar benim ailem değildi ve hiçbirinin derdinden sorumlu tutulamazdım.
Kitaplar her şeye bulduğum çözümdü. Bir de kalem. O sıralarda okuduklarım üzerine uzun notlar almak, beğendiğim yerlerin altını çizmek ve doğum günlerinde yazacağım kartlara okuduklarımı kopyalamak hastalığını yakalanmıştım. Birilerinin yazdıkları yıllardır aklımda geçen soruların kesin cevaplarına dönüşüyordu benim için. Camus’nün söylediklerinin noter onayına ihtiyacı yoktu. Bu yüzden yanıma son okuduğum kitapları almak ve kalem kutusunun bir metre uzağında olmak şartıyla her yere gidebilirdim.
Annem bu sıralarda yeni iş değiştirmiş Aktüel dergisine geçmişti. Her zamankinden daha uzun süreler çalışıyor ve benim bir sandalyede uyuyakalmam içini burkuyordu. Bu yüzden beni Işın’la Muhittin’in Kurtuluş’taki evine bırakmaya başladı. Öncesinde de sürekli değişken ruh halime güvenemediği için bu konuda onayımı aldı. Zaten Işın’la Muhittin’in ikizleri Arda ve Sinan yeni doğmuş, Muhittin reklam işlerinde ilerlemeye başlamış, Işın da ikiz oğlanlarla nasıl başa çıkacağını bilemez durumdaydı. Fazla işim, gidecek bir yerim, alkole merakım yoktu. Anneme zorluk çıkarmadım.
Yavaş yavaş öğrendim. Önce çocukların başının altına elini koyarak tutulması gerektiğini, ardından mamayı vermeden önce sıcaklık kontrolünden geçirilmesinin önemini, sonra da tabii ki alt değiştirme, gaz çıkarma, ateş ölçme gibi sıradan işlemleri. Işın küçük anne diye çağırırdı beni. O yorgun olduğu zamanlarda masayı kurmak, yemeklerin altını karıştırmak ve çamaşırları asmak hoşuma giderdi.
Kışın kaloriferin fazladan yandığı geceler, sabah uyandığında evdeki yumurtalı ekmek kokusu, cumartesi günleri annemin çalışmaması gibiydi onlarla olmak. Kutuluşta, caddeye bakan o evde kaldığım günlerde annemle olan kavgalarımız bile silinip gidiyordu. Üzerimde dört gündür aynı taytın olması, odamın kapısını sürekli kapalı tutmam, telefonda dört saat konuşmam, her öğlen portakal yemem birden anneme bile o kadar vahim davranış bozuklukları gibi görünmemeye başladı. O ev ikimizi dengeledi. Annem de bezelyeli pilavın yanında püreli rosto menüsününe geldiğinde huzur doldu.
Tek sorun ikizlerin çok çabuk büyümesiydi. Bir gün Arda 1 cm önde giderken, sonraki hafta Sinan ona 50 mm fark atıyordu. Bu denge kilolar, yaramazlıklar ve ağlamalar konusunda da çok değişmiyordu. Gece biri uyanıp çığlıklar atmaya başlasa, diğeri de bariton sesiyle ona eşlik ediyor, konser başlıyordu. Onlardan birini kucağıma alıp da susturabildiğimde dünyanın en önemli insanı sanıyordum kendimi.
Onlarla tatiller, haftasonları, geceler geçirdim ama yine hafızamda net kalan detaylar, üzüntülü anların, ayrılıkların, şu meşhur terkedilme duygusunun bende bıraktıkları. Belki beraber gittiğimiz düzinelerce park, açık havada dolaştığımız onlarca gün, Fame City maceraları, alışveriş turları var ama ben yine onların beni karşılarına alıp şu haberi verdikleri anı hatırlıyorum.
Sanırım söze annem başlamıştı.
” Hazalcığım, Işınla Muhittin bir uçağa binecek ve buradan biraz uzakta, ama çok da uzak olmayan başka bir şehre gidecek.”
” Peki ya İkizler? Onlar da mı gidecek?”
” Tabii ki bebeğim. Ben seni bırakır mıyım hiç, onlar da kendi oğullarını bırakmazlar elbette.”
” Ama ben onlara çok iyi bakardım.”
Bu sırada devreye Işın giriyor:
” Sen benim canımın içisin biliyorsun değil mi? İki tane oğlan doğurdum çünkü zaten bir kızım vardı Hazalım. “
Sonrasında bir de erkek görüşü duyuyoruz:
” Hem biz oraya gittiktan sonra annenle sen de geleceksiniz. Kış tatili için annen şimdiden biletleri aldı bile.”
Ve yeniden annem tüm sorumluluğu üstleniyor:
” Evet bebeğim. Düşünsene hiç gitmediğimiz bir yere gidiyoruz. Senle ben, bir macerada daha.”
O sırada tahmin edersiniz ki ağzımdan tek bir söz çıkıyor.
” Yine mi ailem dağılıyor?”
Ve benden 25 yaş yukarıda olan insan kalabalığı, bundan sonra söyleyecekleri hiçbir şeyin üzüntümü değiştirmeyeceğini anladı. Yemek, çatal bıçak seslerinin senfonisiyle sona erdi.
Işınla Muhittin, kedileri prensesi de bize emanet ederek, bir hafta sonra gittiler. Biz de dört ay sonra ziyaretimizi gerçekleştirdik. İki yıl bitiminde, Türkiye’ye dönmelerinin ardından herşey kötüye gitti. Onlar ayrıldı, prenses öldü. Işın’ın evi bir daha hiç yumurtalı ekmek kokmadı.
May 8, 2009
8. Özgecan
İlkokul dörde yeni geçtiğim dönemde annemin Tangül isimli bir arkadaşı ve onun kızı Özgecan’la tanıştım. Bir öğleden sonra bizi ziyarete geldiler. Ben tam o sırada 1000 parçalık puzzle’ımı bitirmeye çalıştığım için tahammülsüz bir cadıydım. Sarışın bir kız ve ona hiç de benzemediğini düşündüğüm kumral annesi odamdan içeri girdi. Annem Özgecan’ı yanıma getirerek, ismini, bundan sonra benimle aynı okula gideceğini, ikimizin iyi arkadaş olacağımızdan hiç şüphesi olmadığını söyledi. Yaratılışım gereği her türlü yeniliğe merak ve şüpheyle karışık bir ilgiyle bakan ben, Özgecan’ı odama kabul ettim. O günün ondan sonraki bir çok yılımı değiştiren, en yakın arkadaşımı bulduğum gün olduğunu bilmiyordum bu sırada. Bu yüzden dikkatimi fazla dağıtmamasını, puzzle’ım biter bitmez ona soğuk süt ve kek ikram edebileceğimi söyledim. Bana gülümseyerek baktı. Turuncu pantalonuyla yere oturdu. On sekiz dakika sonra balkondaki koltuklara kurulmuş, sevmediğimiz barbilerden, çok sevdiğimiz çikolatalardan, son Pippi Uzunçorap kitabıyla ilgili aldığımız notlardan konuşmaya başlamıştık. Annem’le Tangül bu iş oldu bakışı atarak Türkiye’nin durumu hakkındaki polemiklerine devam ettiler. Bu ülke nasıl kurtulacak, çocuklarımıza daha iyi bir gelecek için yapmamız gerekenler, Kenan Evren’in döküntüleri ve adaletsizlik meseleleri. Konuşmaktan eskiyen sırça köşk mevzuları.
Pazartesi sabahı ilk zilin çalmasına beş dakika kala bizim apartmanın kapısında buluştuk. O yıl yeni moda olmaya başlayan mavi önlükler, her kızın kendine göre stilize ettiği beyaz yaka,vazgeçilmez soket çoraplar. Benimki enine çizgili, Özgecan’ınki yuvarlak şekilli. Annesi ikimizi bizim okulun kapısına bıraktıktan sonra ona korkmamasını, bütün arkadaşlarımın çok çalışkan ve iyi niyetli olduklarını, derslerde anlamadığı bir şey olursa bana sormasını söyledim. Tanımadığın bir yerde ilk günlerin korkusu, terkedilişin egosundan bile daha zor olur. Sınıfa çıktığımızda yanıma oturdu. Ayhan Bey Özgecan’ı yanına çağırarak öğrencilerin geri kalanıyla tanıştırdı. Millet umursamadan merhaba dedi. Ders başladı.
Sosyal biriydi Özgecan, hemen okula ayak uydurdu. Ben de onun gelmesiyle Lorel’ini bulmuş Hardi gibi forma girdim. Önce kantin koluna girip, satış ve para konusunda becerilerimizi geliştirdik, ardından sınıf başkanlığı, kütüphanecilik, spor, Kızılay, Yeşilay, Çevre, Kitaplık, Müzik… Denemediğimiz sosyal aktivite kalmadığında da, sınıf maçlarında tezahürat yapmak ve iple oynanabilecek binbir oyun kitaplarını yazmak konusunda kendimizi geliştirdik. Okul benim için sayfaların içine gömüldüğüm zaman diliminden ayrılıp, elebaşlık yaptığım bir çeteye dönüştü.
Bir gün yine okulda oğlanlarla koşuşturma oynarken ayağım o ana kadar oralarda durduğunun bile farkına varmadığım bir yangın borusuna takıldı, yüzüstü betona kapaklandım. Elimde kırılmış dişlerim, yerde patlayan dudağımdan akan kanlar, ne yapacağımı bilmez halde kalakalmışken, Özgecan elini uzattı, korkudan ağlamakta olan kızların arasından geçirerek, iki sokak yanımızda bulunan Sağlık Evi ve Sünnet Kliniği’ne götürdü. Doktor dikişleri atarken acıdan inlememek için kendimi sıkarken, o hala elimi tutuyordu. Ben bağırmadım, Özgecan da. Sonra hiçbirşey olmamış gibi günümüze devam ettik. O bir ay kadar ben çokoprens yerken sırıtan dişime bakamadı, ben de dikişlerim yırtılır korkusuyla kahkaha atmadım. Bu koalisyonlarımızdan biriydi yalnızca.
Artık itiraf etmeye çekinmediğim binlerce yaramazlık yaptık beraber: Annelerimizin bütün karşı çıkışlarına rağmen mahallenin oğlanlarıyla flirt edip sokaklarda dolaştık, sırf onlar anlamasın diye telefonu açık bırakıp sinemalara gittik, beraber kalabilmek için eve hırsız girmiş numarasına yattık, nefret ettiğimiz ilk sigarayı, kafamızı iyi yapan ilk yudum alkolü, ilk aşkı, ilk terkedilişi, ilk mektupları hep beraber yaşadık. Yirmi kilo sıkma portakalı iki günde tüketip alerji olduğumuzda da yine beraberdik. Hiç sıkılmazdık. Aynı sırada oturup, aynı yemekleri yedikten, derslere beraber çalışıp, teneffüslerde yapışık ikizleri oynamamızdan sonra bile anahtarlarımızı fermuarlı ceplerden çıkarıp o gün canımız kime isterse onun evine doğru yola koyulurduk.
Her gün bir rutinimiz vardı. Saat 15:30: Eve varış. Üzerimize en uygun eşofmanları bulduktan sonra dolapta bulunan gıdalarla üretilen deneysel yemekler veya dışarıdan alınan McDonald’s hamburgerleriyle mideyi memnun etmek. 16:00: Spor aktivitesi. Sokakta ağaç, evde sandalyeye bağlanan iplerle çeşitli ip oyunları veya yere koyulan yastıklardan seksek. Bu sırada sekiz kanallı televizyonda Tele On, Star Tv’nin açık olmasına, yüksek sesle müzik yayını yapılmasını dikkat edilmeli.17:00: Çekirdek ve Türk Filmi Seansı.
Tercihen Tarık Akan, Filiz Akın,Türkan Şoray, Ediz Hun, Ayhan Işık, Gülşen Bubikoğlu’nun bulunduğu bol kahkahalı bir yetmiş dakika.18:00: Hayat Ağacı.
Sam bugün neler yapacak? Kyle Masters benim olsun. Keşke hayatım bir dizi film olsa hayalleri.19:00: Ödevlere başlama. Çoğunlukla sıkıntıdan patladığımız tarih ezberleri, zevkle başına kurulduğumuz matematik ve dilbilgisi, benim kesinlikle sevmediğim flüt çalışmaları. 21:00: Akşam yemeği.
Tangül yapıyorsa zeytinyağlı kabak, makarna ve çorbadan oluşan zengin menü, annemin günüyse et ve salata ağırlıklı protein dopingi. 23:00 Yatak
Uzun ve yorucu günün sonunda bol rüyalı gece. Günlerimiz aynı rutinde ama hep birbirinden farklı geçerdi. Belki de çocuk olmanın mutluluğu öyle hissettirirdi bize. Haftasonları da ya özel okul sınavlarına hazırlandığımız kursta ya da Wendy’s, Fitaş, meydan üçlemesi arasında olurduk. Sırf eğlenmek için sokaktan geçenlerin isimlerini tahmin etme oyunu, ciddiyet gerektiğinde kitapçıda bir iki saat. Ruhumuzun her türlü ihtiyacını dengeleyecek enerjiyi bulurduk gün içinde.
Sonra bir gün karneler tutuşturuldu elimizde. Hepsi pekiyi, devamsızlık altı. O yaz birbirimizden ayrı anneanne ve dedelerin yanında geçti. Elimizden düşmeyen telefonla saatlerce yeni tanıştığımız oğlanları, canımızı sıkan anneleri, öğlen menüsündeki köfteyi konuştuk. Hayatımın en uzun üç ayından sonra eve geri döndüğümde ben Taksim’deki Fransız Kız Ortaokulu’na, Özgecan Vefa Anadolu Lisesi’ne gidecekti.
İlk günün sabahında birbirine benzemeyen formalar giyerek kapıda buluştuk. Onu bir servis almaya geldi, ben sokağın başına doğru yürüdüm. Birkaç ay, ayrı okulların, ayrı yaşamlar, ayrı beklentiler, ayrı iki insanın hayatı olacağını farketmedik. Kızdım, o da bana kızdı. Artık neden olduğunu bile unutmaya başladığım bir zaman sonunda telefon trafiği azalmaya, dedikodular tanımadığımız insanlardan bahsetmeye karar verdi. İçime düşen çakıltaşları, denize savurduklarımızdan bile daha fazlaydı.
May 1, 2009
7. Ayhan Bey
Alıştım. Çok kolay olmadı. Özellikle Fahire de gittikten sonra bakıcımın evinde daha uzun süreler geçirmem, ordaki çocuklardan nefret etmem ve kendimi sürekli odaya kapatmam yüzünden annemin bitmek bilmeyen soruları çoğaldığından. “İyi misin? Kendini yalnız mı hissediyorsun? Bakıcında mutlu değil misin? Çikolata ister misin? Bugün sosisli sandviç alayım mı sana gelirken? Hasta gibiysen okula gitme istersen. Yaz gelince beraber büyük halanın yanına gidelim mi?” Çoğunlukla cevabı hayır olan gündelik hayat dertleri. O akşam dondurma yemek özlediklerimi bana geri getirmeyeceğinden detaylarla zaman harcamadım.
Eskiden inatlarımdan daha kolay vazgeçen ben, iki kişilik çekirdek aile formatına girmemizin hemen ardından asi ruhlu çocuk oldum. Okuldaki veletlerle kavga etmeye, benimle uğraşanları söylediklerine pişman etmeye, sıkıntımı gidermek için ders çalışmaya, artık yapacak hiçbir şey bulamadığında da bol bol kitap okumaya karar verdim. Sabah sekizde başlayan günüm o kadar uzundu ki bütün bunları yapıp bitirdiğimde bile yemek yemek, annemi deli etmek ve korku kuşağındaki filmleri izlemek için yeterli vakit kalıyordu.
Bizim okul akşam üçte biterdi. Çoğunlukla çalışan aileler için düşünülmüş olan bu sistem, çocukları mümkün olduğu kadar uzun süre okulda tutup, ailelerinin işini biraz da olsa kolaylaştırmak için planlanmıştı. Öğle yemeği bir saat, en kısa teneffüs yirmi dakika. Yakalamaç, seksek, ip oyunlarının dibini kurutup biraz da muhabbet ettikten sonra, arta kalan uzun dakikalarda sıramın altına istiflediğim kitaplar çok işe yaradı. Sonradan aslında bir kadın olduğunu öğrendiğim Enid Blyton’un “Afacan Beşler”, Rıfat Ilgaz’ın “Bacaksız”, Sempe’nin “Pıtırcık” serilerinin Türkçe’ye çevrilmiş son baskıları bittiğinde, uzun zamandır okumadığım için unutmuş olduğum serinin ilk kitabına geri dönerdim. Koridorda, merdivende, kantin sırasında, hatta bazen bizim sınıfa dönen merdivenlerin köşesinde elimdeki sayfalara gömülmüş olarak bulurlardı beni. O zamanlarda biri hafifçe başını indirip ne okuduğuma bakar, diğeri de beni işaret ederek dilini çıkarırdı. Bu saçma sapan çocukların benim arkadaşım olmamasından duyduğum mutluluğu tarif edecek kelime hala bulabilimiş değilim.
Kimseyle konuşmayan asosyal çocuklardan biri değildim. Sadece seçiciydim. Bir kere benim muhabbet edeceğim insanların babamın bizimle yaşamadığı gerçeğini kabullenmiş olması gerekirdi. Eğer bu ilk testi başarıyla atlatmışlarsa onları hangi yazarlar sevdikleri, karnelerinde kırık olup olmadığı ve tabii ki diziler konusunda sorguya çekerdim. Eğer Balki, Alf, Kırpık ve Kyle en sevdikleri arkadaşları listelerine girmişse anlaşmamız pek zor olmazdı.
Konuşmayı çok severdim ama evelki gece okumaya başladığım kitabın sonunu görmeden huzura ermeyecek takıntılı bir ruhum vardı. Kitapların içinde anlatılıp duran hayali öyküler dışarda devam eden savaşlardan, saat sekiz haberlerinden ve gazete manşetlerinden hep daha ilgi çekici oldu. Eğer dördüncü teneffüste kitabın sonuna varabilmişsem, yakan top ya da yerden yüksek oynamak için milleti organize eden de yine ben olurdum. Annem okul müdüründen “dikkatli, çalışkan ve bir o kadar da yaramaz” laflarını duyduğunda çaresizlikle gülümserdi. Dersleri iyi giden bir çocuğu nasıl korkutacaklarını bilememeleri de içten içe hoşuma giderdi.
Kitapların da bana yetmediği günler gelmekte gecikmedi. Derslerde öğretilenler, dilbilgisi kuralları, artı-eksi kutuplar… Matematik, Türkçe, tarih, coğrafya, geometri… Din ve müzik gibi çok hoşuma gitmeyen dersler haricinde bütün okuduklarım yaşamımı algılamaya, meraklarımı gidermeye yardımcı oluyordu. Müziği derslere giren o korkunç kadın yüzünden hiç sevmedim. Dini de o kadının bana “ Senin din dersin iyi mi? Ne garip.” lafları yüzünden. Belki tam olarak kullandığı kelimeler bunlar değildi Canan Hanım’ın, ama beni 3-A sınıfının diğer öğrencilerinden ayıracak sihirli sözcükleri söylemişti. O kırklı yaşların başlarındaysa ben henüz dokuzuma yeni basmıştım. Otorite zırvalıkları yüzünden kadının karşısında sessiz kalmak hayatımdaki ilk yenilgim oldu. O gün yaşı, konumu ya da ırkı ne olursa olsun aptallara karşı savaş açacağıma söz verdim.
Okulla olan aşkım, teneffüsler, arkadaşlarım ya da son zil sesi yüzünden başlamadı. İlkokul öğretmenim Ayhan Bey belki şu anda yazdığım kelimelerin, kendime olan güvenimin, her ne olursa olsun fikirlerimden ödün vermememin nedeni. Üstelik bunu bize notlar vererek ya da sağlam kafa sağlam vücutta bulunur genellemelerine uyarak yapmadı. Öğretmen olmasaydı muhteşem bir pedagog olabilirdi. Kimseyi birbirinden ayırmadan, hepimizin ihtiyaçlarına göre eğitti. İnandığı şeylerde müdüre, okul aile birliğine, abcd seçeneklerine, paketlenmiş kutulara karşı durmayı bildi.
Annem beni Ayhan Bey’in sınıfına özellikle yazdırmıştı. O zamanlar beraber çalıştığı gazetecilerden birinden Namık Kemal İlköğretim Okulu’nun A şubesinde özel okullara taş çıkaracak kalitede bir adamın eğitim verdiğini, Papillon, Tarhan Koleji falan uğraşmadan beni onun ellerine teslim etmesi gerektiğini öğrenmiş, bir iki ayrı koldan bilginin gerçekliğini teyit ettikten sonra da gerekeni yapmıştı. Ayhan Bey’le ilk tanışmamızda başımı okşayıp bana gülümsedi. “Önlere otur sen” dedi, “arkada çok gürültü” olur. Beş yıl boyunca dediğini yaptım. Sınıf başkanı olmak için başkalarıyla kavga ettim, tarih ve coğrafyada olmasa da matematik ve Türkçe konularında birinci olmak konusunda kararlı davrandım.
Ayhan Bey vakit buldukça bize minik ödevler verirdi. Teneffüsler çok uzun, benim canım da çok sıkılgan olduğundan beni bi kenarda kitap okurken bulduğunda yanına çağırır. “Hadi bakalım bana İstanbul hakkında düşündüklerini yaz” ya da “canını sıkan nedir onu yaz” gibi kompozisyon önerileri sunardı. Üçüncü sınıfın mart ayında yine böyle bir günde, o zamanlar babamın mektuplarında sık sık adı geçen insan haklarıyla ilgili bir yazı yazmaya karar verdim. Teneffüsün ilk on dakikasında benden beklenmeyecek şekilde duvarlara bakındıktan sonra, geri kalan 70 dakikada karınca duvasına benzeyen yazımla üç sayfa doldurdum. Fakir, aptal, güzel, Fransız, sosyalist, çocuk ayrımı yapılmadan her bireye tanınması gereken haklardan en önemli olanlarını sıraladım. “Bir insan öldürüp de hapishaneye koyulan adam bir iki ay sonra iyi halden serbest bırakılabiliyorsa, nasıl oluyor da bir kitabın sayfalarını doldurup herkesin eşit şartlar altında yaşaması gerektiğini savunan bir başkası yıllarca kimseyi görmediği kör bir odaya koyulabiliyor?” Matematik denklemlerinin bile çözemediği bu bilinmez bugün bile çözülmüş değil. Benim de bir teneffüste çözmem beklenemezdi.
Ayhan Bey yazdıklarımı okuduktan sonra beni yanına çağırıp, bu konuyu nereden bildiğimi sordu. Ben de babamın mektuplarından bahsettim ona. İki saat sonra yazım okul panosundaki yerini almış, öğretmenleri iki cepheye ayırmıştı. Ayhan Bey’in elebaşı olduğu benim tarafım ancak çocukları bu tür konularda bilinçlendirerek dünyayı kurtarabileceğimizi savundu, Canan Hanım’ın da dahil olduğu karşı cepheyse o yazıyı bölücü terör örgütü mensuplarından birinin bana yazdırmış olabileceğini bağırdı. Ayhan Bey gülerek hepsini gözünün önünde yazdığımı söyledi. Canan Hanım “o zaman daha fena beynini yıkamışlar bunun” dedi. Yazımın panoda asılı kaldığı iki hafta boyunca iki cephe arasındaki savaş bitmek bilmedi. Ayhan Bey yazımı bana yeniden teslim ettiği gün bundan sonra hiçbir kompozisyon dersinde atasözü açıklamak zorunda olmadığımı, hayallerimi, babama mektuplarımı, annemden istediklerimi yazabileceğimi söyledi.
Dördüncü sınıfa geçtiğimiz gün Ayhan Bey, başarılı olan on kadar öğrenciye Anadolu Liseleri ve Özel Okullar sınavlarına hazırlamak için ücretsiz ders vermeye başladı. Her perşembe okul sonrasında birinin evinde toplanıp, testler, sorular ve bilmediğimiz cevaplarda şıktan gitmeler konusunda tiyolar aldık. Beşinci sınıf sonunda o grup içinde iyi okullara gitmeyen tek bir öğrenci yoktu. Okul müdürü bunun tarihimizde bir dönüm noktası olduğunu söyleyen kısa bir konuşma yaptı. Biz Ayhan Bey’in sessizliğini görünce ağlamaya başladık. İkinci ayrılık haziran ayında yaşandı.
April 20, 2009
6. Ali – Fahire
İlkokula başladığım yıl evden taşındık. Annem benim için hayatının en zor kararlarından birini aldı. Anneannemi bir hastabakıcıya emanet edip Fatih’in artık matbaalara ve tekstil atölyelerine dönüşmeye başlayan mahallelerinden, Cihangir’in deniz gören evlerinden birine geçtik. Yolculuk bu kadar kolay olmadı elbette. Anneannemin ağlayan ve beddular eden sözcüklerinden, lanet olası kamyonculara kadar bir sürü dertle uğraştık. Buna ev sahiplerine söylenen yalanları da eklediğimizde tek perdelik komedi fimine dönüşen taşınma hikayemiz ağustos sonuna doğru gerçekleşti.
Ev aramaya başlamamızla evi tutmamız arasındaki 2 haftada onlarca kapı, birkaç evsahibi, sahtakar emlakçılar ve hepsi birbirinden farklı komşular bulduk.
İlk gittiğimiz ev kapıcı dairesinden bozma, bodrum katında, sokaktan geçen insanların ayakkabılarını görecek seviyedeydi. Annem bahçeli evimizden burada yaşamak için ayrılmadığını söyleyerek emlakçının gösterdiği daireyi terketti. İkinci ev Kazancı Yokuşu’nun altlarında metruk bir binanın beşinci katındaydı. Bu evi de benim her gün gidip gelmem için yeterince güvenli olmadığını düşünerek reddettik. Üçüncü evse balık, turşu ve mangal kokularının birbirine karıştığı bir restoranın hemen üst katında bulunduğundan, geceyarısından sonra kavgalara, naralara ve sarhoş adamlara meyiili göründü. İlk günün sonunda yeni bir eve çıkmamız için annemin maaşının ya da Cihangir binalarının uygun olmadığını farketmiştik.
İkinci gün sabahında hayatımızı değiştiren o telefon çaldı. Babamın çok eski arkadaşı olduğunu bildiğim Ali, o zamanlar beraber olduğu Fahire’yle beraber yaşama kararı almış, ancak İstanbul’un merkezinde yaşamak için banka hesaplarına yeterli para yatmadığını farketmişlerdi. Öğleden sonra bu sefer dörtlü bir grup olarak asansörlü binaların yüksek katlarındaki evlere girip çıkmaktaydık. Annemin neşesi pek yerindeydi.
Pürtelaş Sokak’ın 12 numarasında annem Fahire’nin kuzeni, Ali kocası rolünde ilk evimizi gezdik, parkeler fazla yıpranmış, merkezi ısıtma sistemi yok. Coşkun Sokak, saat 14:35. Ali, annemin kardeşi, Fahire onun eşi. Duvarlardaki rutubet nefes almaya engel olacak seviyede. Güneş Sokak 16:18, binanın sekizinci katı, annemin evlendikten sonra soyadı değişmiş olan kardeşi Fahire için fazla yüksek. Susam Sokak 16:53, benim uyuyabileceğim küçük de olsa bir oda yok. Bolahenk sokak 19:48. 3 büyük odaya eklenti bir küçük oda, uzun, deniz gören bir balkon, geniş sokak ve karşıda istedikleri her an beni gönderebilecekleri bir bakkal. Kıpçak Apartmanı 4 numaralı dairede muhteşem dörtlü için başlayan yeni bir hayat.
Bir hafta içerisinde annemin düğünü için alınan yatak odası takımı, Kermit bebeğim ve bardak takımlarımız eve taşındı. Geriye yalnızca hatırlayamadığım düşlerin kırıntıları kaldı.
Beraber yaşantımız, buzdolabının üzerine asılan program kağıtları ve herkese ayrı yapılan dört anahtarla başladı. Fahire her akşam dişlerimin fırçalandığını ve tırnaklarımın durumunu kontrol ederken, Ali odasında sergisinin hazırlıklarını yapıyor olurdu. Benim için günün en güzel kısmı evimize yakın bakıcımdan alınıp odamın kapısını açtığım andı. Fahire beni almaya gelmişse şarküteriye, Ali’nin kapıda belirdiği durumlardaysa parka kısa bir ziyaret yapar, öyle eve dönerdik. Annem çoğunlukla yemeğe son anda yetişecek kadar uzun saatler işte kalırdı. Neyse ki anahtar kilitte döndüğünde çorba tabaklara servis yapılmak için bekliyor olurdu.
Akşamları küçük televizyonun karşısına koyduğumuz divanda dizileri takip ederek, mutlaka haberleri izleyerek, ve tabii ki herkesin o gün yaptıklarını dinleyerek geçerdi. Ben ya yeni öğrenmekte olduğum matematik denklemlerime olan hayranlığımı anlatır ya da o gün bitirdiğim ödevleri anneme gösteriyor olurdum. Bazen Ali beni odasına çağırıp resim dersleri verir, gravür yapmayı öğretirdi. Sanata bugün olan tutkumu o zamanlar odasında bulduğum kitaplaradan çaldım. Çoğu benim taşıyabileceğimden bile daha ağır olan, bol resimli, az yazılı kitaplar…
Benim çekirdek ailem tanıdığım herkesten daha kalabalıktı. Sağlıklı beslenmem için her gün yeni bir menüyle evi kokutmayı başaran Fahire, o zamanlar biraz kilolu bir çocuk olmama rağmen baleya inatla gitmem yüzünden bana Manda Gölü Balesi lakabını takan Ali, her doğum günüm ve yılbaşında hediyelere boğulmamın nedeni olan Elif, arabasından asla inmek istemediğim Ercan ve tabii ki annem. Altımız paramız olmadığı dönemlerde parkta gezerek, biraz elimiz bollaşınca meyhanelere giderek, canımız sıkkın olduğunda da sabahlara kadar konuşup durarak bir hayat kurduk Bolahenk sokaktaki evimizde. Ben etrafımda boşanan aileleri, sokaklardan eve girmeyen çocukları, karnelerdeki kırıklar yüzünden cezalar alan arkadaşlarımı gördükçe, beraber yaşadığım insanlardan daha da büyük zevk duymaya başladım. Tamam çok sıradan bir düzen değildi bizimki ama hepsinden daha güzeldi.
Ali beni Fenerbahçeli yaptı. Hangi gün içinde olduğunu elbette anımsamıyorum ama daha farketmeden odamın duvarları Şeytan Rıdvan resimleriyle boyanmış, ben tribünlerde bağıran maskot olarak stadyumdaki yerimi almıştım. Annem en azından fazla enerjimi harcayabileceğim bir yer bulduğumu düşünerek bu durumu onayladı. Benim de tabii okuldaki en yakın arkadaşlarım erkekler oldu. Onları kovaladım, yakaladım sonra da peşime düşmelerine izin verdim. Hep egosuna yenik düşüp beni alt etmeye çalışan bir cengaver çıkardı. Neyse ki kısa sürede benimle uğraşılamayacağını anladılar.
Yazma becerim geliştikçe kendime bir oyun yarattım. Okuldan dönüp de ödevlerimi bitirdikten sonra bir bardak süt ve tadellemi alıp televizyonun karşısına kurulurdum. Oyunum şuydu: Elime bir defter ve tükenmez kalem alıp filmlerde, dizilerde, reklamlarda duyduklarımı yazardım. Tabii ki birinci sınıfı yeni bitiren bir çocuğun yazma hızıyla, televizyondakilerin konuşmaları denk gelmediğinden hikayelerim çoğunlukla şu şekilde sonuçlanırdı. “Elenor lütfen beni anla artık… Size baba diyebilir miyim? Leke sökücü taneciklerle çamaşırlarınız tertemiz… Ama Meclis’ten yapılan son açıklamalara göre… Brad hala eve gelmemiş…” Akşamları da okuma yarışmasına katılan kız pozisyonunda evde olan herkese tek kişilik oyunumu sergilerdim. Her seferinde gözlerinden yaşlar gelene kadar güldükleri için bu olay ben dördüncü sınıfı bitirinceye kadar devam etti. Minik ritüelimiz benim asi yaşlarıma iki kala tedavülden kalktı.
Bir gün okuldan eve döndüğümde garip bir hava vardı evde. Ölümü o zamanlar biliyor olsam üzerine damgasını basabilirdim. Eve girdim. Ali ve Fahire bana gülümsemeden “hoş geldin” dediler. Fahire ellerimi yıkamamı söylemedi, Annem de beni arkamdan itekleyerek, odama götürdü. O gün okulda olanları bile sormadan: “Üzerini değiştir de yemeğimizi yiyelim” dedi. Endişeyle dediklerini yerine getirdim. Masaya oturduk. Yirmi saat gibi gelen iki dakikalık sessizliklerden biri yaşandı. Çorbalarımızdan ilk kaşığı aldıktan sonra konuşmaya başlayan Ali oldu.
“Hazalcım, seninle konuşmak istediğimiz bir şey var.”
Cevap vermeden durumun ne kadar kötü olduğunu anlayabilmek için yüzlerine baktım. Fahire’nin gözleri doldu, annem elimi tuttu. Ali konuşmaya devam etti.
“ Biz gidiyoruz. Daha doğrusu önce ben gidiyorum, Fahire burada kalacak birkaç ay daha. Sonrasında o da benim yanıma gelecek. Biraz uzak bir yere gidiyoruz, bu yüzden sık sık görüşmemiz mümkün olmayacak. Seni çok özleyeceğiz ordayken. Ama biliyor musun gideceğimiz yerde bir sürü hayvan var, Üstelik hepsi doğada kendi başlarına dolaşıyor. Hep kartlar yazacağız, olduğumuz yerleri, tanıştığımız insanları sana anlatacağız, resimlerini çekip yollayacağız…………. bir gün………………yaz…………..hatta sen de…………………………….. Avustralya………………………………….. mutlaka.”
Duymadım. “Tıpkı babam gibi” diye düşündüm. Tıpkı babam gibi bana uzaktan mektuplar yazıp, yaptıklarını anlatacaklar. Ama yetmez ki. Her gün posta kutusunda yeni bir zarf bulacak bile olsam, bütün günümü yazılanları defalarca okuyarak bile geçirsem, yetmez ki…
Ağlamaya başladım, annem beni kucağına aldı.
“Peki ben maçlara kimle gidicem şimdi?” diye sordum.
Ali “ Ben geldiğimde götüreceğim seni bir tanem” dedi.
O gün ailem dağıldı. anahtarlığıma takılı Fenerli Avni biblomu çekmecelerden birine kaldırdım.”Hayatta bir daha bu kadar çok üzülmem asla.” diye geçti aklımdan.
Yanılmışım.
April 16, 2009
5. Hilmi
Biraz daha büyüdüğümde annem anaokuluna yazılmam için gerekli dökümanları doldurdu. Servis ayarlandıktan, öğle uykusu uyuyacağıma dair sözler alındıktan ve anneannem oradaki yemeklerin kötülüğü hakkındaki konuşmasını bitirdikten sonra, ağlayan çocukların yanına yollandım. O zamana kadar bu kadar çocuğu bir arada görmediğim için odanın elektiriğini kabullenmem birkaç gün sürdü. Bu süre boyunca sessizlik ve yalnızlık politikamı korudum.
Başladığımın ikinci haftasında anaokulunu sevmiştim. Dilediğimce puzzle yapabildiğim, öğle yemeklerinde köfte verilen eğlenceli bir oyun parkı gibi geldi bana. Sonra hayattaki her eğlencenin bir sonu olduğunu anımsatan zorunlu uykular ve bana işkence gibi gelen tabaktaki yemeği bitirme zorunluluğu çıktı ortaya. Hayallerimin ülkesi birden korku tüneline dönüştü. İstediğimi elde etme yöntemini uygulayarak yatağa gönderildiğimde şarkılar söylemeye, komposto verdiklerinde yanımda oturanlardan biriyle tabağımı değiştirmeye başladım. Öğretmenler biraz fazla haşarı olduğuma karar vermiş olduklarından beni kendi halime bıraktılar. Akşamüstleri evime taşıyan araba gelene kadar oyalanmaya devam ettim.
İki yıl sürdü. Bu sürenin uzun bir kısmında harfler ve rakamlarla dolu dünyayı keşfetmeme, dikdörtgen kağıtlara resimler yapmama, tahta oyuncaklardan evler kurmama izin verdiler. İşin tek kötü tarafı ertesi gün geldiğimde tahtaları kutusunda, boyaları çekmecede bulmak oldu. Yaptıklarım zamanın kendi tekrarları arasında kaybolup gitti.
İkinci yılın ortalarına doğru sınıfımıza yeni bir çocuk getirdiler. Öğretmen yeni arkadaşımızla iyi geçinmemizi, isminin Mustafa olduğunu ve o ortalarda yokken, Mustafa’nın annesinin kötü bir kaza sonucu artık onun yanına olmadığını bu yüzden elimizden geldiğince ona iyi davranmamızı söyledi. Bir takım aptal kızlar annesinin elini mi kolunu mu burktuğunu, yoksa hep duydukları şu kanserle mi karşılaştığını sorarken, ben çoktan onun hep ağlamaya yakın gözlerine ve bir köşede kendi kendine durup elindeki kağıda çizdiği karanlık resimlere odaklanmıştım.
Arkadaş olmamız uzun sürmedi. Ben çaktırmadan önce şekerlerimi, ardından battaniyemi en son olarak da elmamı onunla paylaşma kararı aldım. Mustafa önce çekingen davransa da sonradan mutlu göründü yaptıklarımdan. Üç hafta içerisinde yataklarımızı birbirinin yanına alınmış, fotoğraflarımız en iyi arkadaşlar panolarına asılmış, bardaklarımız Miki Mouse ve Mini Mouse çıkartmalarıyla süslenmişti. Yıl sonu tiyatro gösterisi için eş olmamız kaçınılmazdı.
İki hafta çalıştık, kimi zaman Mustafa’nın babannesi onu bize getirir ikisi balkonda çaylarını içerken biz de yanlarında repliklerimizi ezberlemeye çalışırdık. Her doğru söylediğimiz cümle için anneannemin muhallebisinden bir kaşıklı ödüllendirilir, sonra Osman’la Hafize’nin konuşmalarına geri dönerdik. Eğer akşam karanlığı çökmeden yeterince çalışmışsak anneannem televizyonda bir çizgi film izlememize izin verir, saat 18:00 gibi de Mustafa babannesiyle beraber kapının ardında kaybolurdu. Kapının kapanış anı anneannemle yalnız kalacağım gecenin başlangıcı olarak belirirdi önümde. Kabuslardan sonraki çarpıntılar gibi küçük bir hareket çöreklenirdi kalbime.
Okulun kapanmasına on dokuz gün kala bütün oyunu ezberlemiş, sahnede ilk provamızı yapmış ve başarımızdan dolayı birer parça çikolatayı haketmiştik. On sekiz gün kala Mustafa servisten inerken o gün yaptığı resmi elime tutuşturmuş, çantasından en sevdiği kalemini çıkarıp benim çantama aktarmış ve sessizce inmişti arabadan. On altı gün kala öğretmenim Mustafa’nın babasının işinden dolayı başka bir şehre taşınmak zorunda kaldığını bu yüzden yılsonu piyesini Hilmi’yle yapmamın uygun olacağını bildirmişti bana. Mustafa’dan, Hilmi’den, hatta o birkaç gün için öğretmenimden bile nefret ettim. Kendilerine yıl sonu gösterisinde yer almayacağımı bildirdikten sonra anneannemi arayıp beni okuldan almasını söylemelerini istedim. Telaşla gelen anneannemin bütün sorularına rağmen annem eve gelene kadar tek bir laf etmedim. O zaman annem beni kollarına alıp bunun bundan sonra yaşayacağım ayrılıkların ve hayal kırıklıklarının ilki olduğunu, hayatın biz her ne kadar üzülsek de yaşamaya değer olduğunu anlattı. ‘Hem’ dedi ‘belki bu Hilmi de eğlenceli bi çocuktur. Seni gülümsetir. O zaman daha çabuk unutursun Mustafa’yı.’
Ertesi gün okula annem bıraktı beni. Hilmi yanıma gelip, biraz da çekinerek beraber çalışıp çalışamayacağımızı sordu. ‘Olur’ dedim. ’Ben çok çabuk öğrenirim’ dedi. Altıncı günde oyunun bütün repliklerini ezberlemiş, oyun günü giyeceklerimizin resmini yapmış, ve bana tam anlayamadığım ama hoşuma giden hediyeler almıştı. Annemin, anneannemin ve dayımın da olduğu kalabalık karşısında hiç unutmadan söylememiz gerekenleri tamamladık, selamımızı verdik ve gülümseyerek kulise girdik. Hilmi ertesi gün okul bittiği için çok mutsuz olduğunu ve bana hediye olarak puzzle aldığını söyledikten sonra kendi yaptığı paketi elime tutuşturdu, sonra babasının elini tutarak uzaklaştı.
O gün eve geldiğimde anneannem bize şu hikayeyi anlattı.
“Tam siz girmeden önce Hilmi’nin anneannesi aradı. Belli ki pek gün görmüş bir hanım. Pek kibar. ‘Hilmi Hazal’la konuşmak ister’ mümkünse dedi. Ben ‘Hazal henüz eve gelmedi’ diyince de ‘o zaman size bir meşakkat çıkarmayacaksa bir not bırakacaktı’ ricasında bulundu. ‘Elbette’ dedim ben de ‘buyursun beyoğlum.’ Sonra Hilmi telefona gelip Hazal’a iletmem için şu notu bıraktı bana. ‘Nihal Hanım Teyzecim, size zahmet olacak ama ona söyler misiniz lütfen, adını bulutların üzerine yazdım.”
Annemin gözleri doldu, benim açıkçası biraz kafam karıştı. Pencereden gökyüzüne doğru bakınca görünürde bir şey göremedim. O an belki de karın üzerine yazılmış yazılar gibi bunlrın da rüzgarla akıp gittiğini sandım. Yıllar sonra bu hikaye bir kez daha anlatılana kadar sözcüklerin anlamını kavrayamadım. Annem hayatımda bir adamdan duyacağım en naif cümle olduğunu söyledi.
April 8, 2009
4. Ali Ulvi Bey – Ayşe Hanım
Büyük bir ailem yok. En azından Foça’ya gidene kadar ben öyle zannederdim. Meğer dede tarafımda tanımadığım onlarca insan varmış. Onları Hollywood’dan gelecek bir ünlüyü bekler gibi heyecan içerisinde bulduk. Aileye ilk kez takdim edilecek olan ben, uzun zamandır yurdışında olan torun dayım ve hepsinin hayranlıkla izlediği annem. Odalarımıza yerleştirildikten sonra zeytin ağaçları altındaki masamızda bulduk kendimizi.
Masada sekiz on tabak içerisinde çoban salatası, enginarlı bakla, dereotlu kabak, deniz börülcesi ve ıspanaklı börek saydım. Yandaki ızgarada balıklar pişmeyi, dolapta rakı bardaklara dökülmeyi beklerken başladık muhabbetimize. Henüz güneş binaların arkasına saklanmamıştı.
Önce biraz Almanya’daki yaşam muhabbeti yapıldı, ardından annemin yanından ayırmadığı makinayla hatıra fotoğrafları çekildi, en son bana örülmüş hırkalar, dikilmiş etekler çıktı ortaya. Büyük halam bir tam altın taktı yakama, annem kaybederim kaygısıyla alıp çantasına sakladı. “Okula başladığında yeniden veririm” dedi bana. Halamın kızları benı, henüz üzerinde durmayı beceremediğim iki tekerlekli bisikletin arka selesine attıktan sonra kapının önünde iki tur attırdılar bana. Mahallenin çocukları takıldı peşimize. Ali Ulvi Bey, ki kendisi büyük dedem olur, pos bıyıklarını bükerek kucağına oturttu. Uzun yıllardır ailemizde dolaşan cep saatini uzattı. “Bu senin artık Hazalım,”dedi. Saat ben daha kurcalayamadan annemin çantasındaki yerini aldı.
Sonra beni elimden tutarak “Hadi” dedi, “şu torunlarımla dolaşmaya çıkalım biraz.” Annem, dayım ve ben Ali Dede’yi takip ettik. Eski Rum evlerini gösterdi bize önce, taştan avlular arasına kurulmuş sofralarda oturan mutlu insanlar. Herkes Ali Ulvi Bey’e selam verdi yanından geçerken. O da beni takdim etti komşularına.” Torunumun kızı, bugün geldiler İstanbul’dan.” “Hayırlı olsun Ali Bey, Allah onun da torununu göstersin inşallah dediler.” Büyük dedem gülümsedi. Annem fotoğraflar çekti durmadan.
Sonra deniz kenarına uzandı sokaklar, lodos arkadan vururken, yandaki dondurmacının çanları çaldı, dedem beni kucağına alıp dondurmamı neli istediğimi sordu. Hiç düşünmeden beyaz dedim. Yeni pişmiş kornetin kokusu sindi üzerime. Bu sefer başka ağaçlıklı yollardan döndük geri. Büyükanneyi merdivenler üzerinde sigara tüttürürken bulduk. Ali Dedem “Bir tane de bana yak Ayşe”, dedi. Büyükanne elindeki sigarayı Ali Dede’ye geçirdi. Konuşmadan oturduk. Akşam annemin yanındaki yatakta rüzgarın sesiyle uykuya daldım.
Sabah yeni evde Ali Dede’nin sesi uyandırdı bizi, “Ayşe, bir de lokma döküver bugün, şöyle tulum peyniriyle yiyelim” . Büyükanne “Sen onlara yorma aklını ben düşünmedim mi sanıyorsun çocuklarımı” diye yanıtladı onu. Hepimiz kalkıp karpuz ve kirazla donatılmış masaya kurulduk. Dayım otuz santim uzun boyuyla Babanne’nin elindeki tabağa atladı. “ Çocukluğunda da böyleydi bu yerinde duramazdı,” dedi Babanne. “Hani bir keresinde dayısının tırlarından birini alıp Afyon trafiğini birbirine katmışlardı da sonra onlarca polis eskortu eşliğinde durdurmuşlardı. Kaç yaşındayın o zaman daha?” Dayım mutlu bir gülümsemeyle “Beş” dedi. Babanne bir iç çekip çilek reçelini almaya mutfağa ilerledi.
Foça’da onyedi günümüzün tamamı deniz kenarında geçti. Annem kolluklarımı geçirdikten sonra benimle oynamak isteyen kimse onlara emanet etti. Yeşilden laciverte dönen denizde tek başıma kalmak korkutmadı beni. Önce çakıl taşlarını, ardından yosunları, en son da benden kaçıp duran balıkları tanıdım. Annem kıyıda gazetesini okurken ben de etrafta tavladığım oğlanlarla kumdan kaleler yaptım. Gevrekçi, midyeci, turşucu, o sırada plajdan kim geçiyorsa sattıklarından yedik. Ben Ali Dede’ye ve Babanneye alıştıktan sonra annem İstanbul’a geri döndü. Dayımla ikimiz Foça’da kaldık. Bu sistem ilkokul üçüncü sınıfa gidene kadar devam etti. O yaz, ben daha karnemi bile almadan, Ali Dede bir köşeye düşüverdi. Olduğu yerden kalkmasına yardım edenlerin yanaklarında yaşlar belirdi.
Yıllar sonra artık anlatılanlar acı yerine hüzün vermeye başladığında Ali Dede’yle babannenin hikayesini anlattı annem bana. Öldüğünde doksan ikisindeyse benim tanıştığım zaman seksenlerinde olmalıydı. Babanne’yle ikisi altmış sekiz yıl evli kalmıştı. Ali Dede her sabah puf böreklerini yer, sonra çarşıya gidip alışverişini yapar, ardından arkadaşlarıyla sahilde otururdu. Bu sırada Babanne elinde sigarasıyla bulmaca çözer, ardından öğle yemeği için mutfağa girip sebze kızartmalarının üzerine sarımsaklı yoğur hazırlar, saat tam 12:30’da ikisi taraçadaki masalarına kurulup yemeklerini yerlerdi. Altmış sekiz yıl boyunca bir gün bile Babanne masaya bir gün önceki yemeği çıkarmamış, Ali Dede, birbirlerine kızgın oldukları günlerde bile, eve gelmemezlik etmemişti. “Ali Dede’nin beş altın kuralı yüzünden” dedi annem bana.
1. Her gün mutlaka en az 100 en fazla 200 gr olmak üzere et yenecek. Etler ızgara ya da domates sosunda yapılmış olacak.
2. Akşamüstleri hava durumu ne olursa olsun bir saat yürüyüşün ardından, Babanne’nin ağzını tatlandırmak için bir top limonlu dondurma alınacak.
3. Komşularla, hiçbir şart altında kavga, tartışma yaşanmayacak, bayramlarda çocuklara mendil içinde para eksik olmayacak.
4. Canları çektikçe bir duble rakı içilip, bir sigara tüttürülecek.
5. Dertlenmek için arada pikaba Münir Nurettin Selçuk konacak.
Ali dede öldükten üç ay sonra Babanne’yi İstanbul’a getirdi annem. Günde 2 paket sigarasına, bir duble rakı eşlik ediyor, sorulan sorulara kibarlığından cevap veriyordu yalnızca. Onu gördüğüm süre boyunca sadece bir kez kendiliğinden konuştu bizimle. “Dedeniz,” dedi, “yıllar önce beni getirmişti de İstanbul’a vapura binmiştik. Duruyor mu o vapurlar hala?” “Duruyor Babanne bindirelim seni,” dedim ben de. “Yok,” diyip içini çekti. “Bindirmişti beni Ali Beyim.”
Altı ay yaşamadı Babaanne. Bir sabah annem odasından çıktı, “Uyuyor Ayşe Nine, rahatsız etme istersen,” dedi.
Ben okuldan geldikten sonra evde değildi.
April 3, 2009
3. Dayım
Uçak sabaha karşı dört gibi alana indi. Evde zırlayan telefonu ve anneannemin telaşını hayal meyal hatırlıyorum. Dayım geleceği için üç gün öncesinden hazırlanmaya başlanan kuru köfteler ve mantılar masaya dizildi, dolaba soğuması için kaldırılan rakı kontrol edildi, açılmadığına karar verildikten sonra yeniden yerine yerleştirildi.
Bir buçuk saat sonra çalan zile koşan anneannem, dayımın gelişini boynuna sarılarak ve “Alim geldi” cümlesini binlerce kez tekrarlayarak kutladı. Annem kibarca “Hoşgeldin Ali” diyerek bavuluna yardım etti, dayım annemi öperek beni sordu, annem uyuduğumu açıkladı. Dayım o heyecanla “bir göreyim bari ufaklığı uykusunda,” diyerek odama girdi.
Her şey o anda oldu. Ben sıcak ağustos ayında açık pencerenin yanında kıvrılmış uyurken, dayım yanıma gelip özlemle bana sarıldı, uyanmaya çalışırken birden kollarında kendimi bulduğum adamı gece gördüğüm kabuslardan biri zannederek uzaklaşmak istedim, dayım beni kendine çekti ve oraya buraya savrulmakta olan başım pencerenin pervazına isabet etti. Dayımın kucağına kanlar boşaldı.
Annem her zamanki panik hali yerine sakin kalmaya çalışarak bir araba çağırdı, dayım suçluluk duygusuna karışmış bir endişeyle beni kucakladı, anneannem evde bırakıldıktan sonra üçümüz bir taksiye doluşarak hastahaneye yollandık. Yolda tek şey düşündüğümü anımsıyorum. Umarım beynimdeki tüm bilgiler de bu kanlarla beraber akıp gitmez.
Bana yıllar gibi gelen beş dakikada doktorun gösterdiği yatağa uzanmış elime tutuşturulan sargı bezleriyle oyalanmaktaydım. Annem saçımı kazıdıklarını görmemem, dayımsa iğnenin farkına varmamam için ellerinden gelen tüm şaklabanlıkları yaptılar. Çöp tenekesini boylayan son pamuğun ardından yeni dikişlerim ve sargıdan yapılma şapkamla ev yolundaydık. Anneannem pencerenin kenarında gelmemizi beklerken kurguladığı soruları cevapları beklemeden sıralamaya başladı. Annem ve ben yatağımıza yollanıp, dayımı geride bıraktık.
Sabah dayım bizim odamıza girdi, benim uyuduğumu düşündükleri için çekinmeden konuşmaya başladılar.
“ Annemi ne yapacağız bilmiyorum” dedi annem “giderek durumu ağırlaşıyor, bazı günler beni bile tanımıyor. Evde yaşayan bir yabancı olduğuma karar verip bağırıyor ya da hizmetçi zannedip evin işlerini yaptırmaya çalışıyor. Hazal’la ikisini yalnız bırakamaz oldum, kapıcının kızını sürekli eve yolluyorum ortalığa bakması için. Hadi Hazal bu yıl anaokuluna başlayacak ama bu sefer de annem içime dert. Sen de yoksun yanımızda, tek başıma bütün bunlara karar verecek ve mücadele edecek gücüm kalmadı benim.”
Dayım biraz canı sıkkın bir ifadeyle şöyle yanıt verdi: “Bir çaresini bulacağız abla. Ben sana her ay düzenli para yollayacağım, birini tutacağız hem ona hem Hazal’a bakması için. Her şey yoluna girecek.”
Annem gözyaşları intihar etmesin diye bana sarılarak başıyla onayladı dayımı, birkaç gün sonra adının Hayriye Hanım olduğunu öğrendiğim bir kadın yaşamaya başladı evimizde. Anneannem Hayriye’nin bana bakmak için geldiğini düşündü.
Dayım Berlin’de yaşadığından bizi görmeye çok az gelirdi. Genellikle yaz aylarında, arkadaşlarıyla tatile çıkmadan uğradığı üç dört gün içinde beni hediyelere boğar, aşağıdaki parkta gezmeye götürür, dondurma, kağıt helva, şekerleme, ne istersem alırdı. Beni şımartması hoşuma gittiğinden isteklerim asla bitmek bilmezdi. Ona Berlin’i, oradaki insanların bize benzeyip benzemediklerini, bir de uçmanın nasıl bişey olduğunu sorardım. Dayım uçmaktan korktuğunu, Berlin hayatının da İstanbul’dan daha güzel olduğunu anlatırdı. Şehri ikiye ayıran bir duvar yüzünden bazı insanların birbirleriyle konuşmadıklarını anlattığında Berlin için çok üzüldüm. “Mesela” dedim, “annemin işyeri o duvarın arkasında olsa geceleri bizim yanımıza gelemez miydi?” Dayım zaten o duvarın arkasında çalışamayacağını söyleyince biraz rahatladım.
Anneannemin hastalanmasından sonra daha sık gelmeye başladı dayım. Özellikle yazları. Annemim işlerini kolaylaştırmak için beni de arabasının arkasına atar, beraber İzmir, Datça, Çeşme, Antalya aklına neresi eserse oraya giderdik. Genellikle yalnız yolculuk yapardı o. Her seferinde başka bir güzargahtan ilerler, aklına esen bir kasabada duraklayıp çay içer, kahvede oturan ihtiyarlarla sohbet eder, sonra onların hikayelerini bana anlatırdı. Birinin çocuğu savaşta ölmüş, diğeri sevdiği kızı kaçırıp evlenmiş ve doğuda bıraktığı köyüne bir daha uğramamış, bazısı da Amerika’da okuyup doğup büyüdüğü topraklara geri dönmüş olurdu. Hepsinin bir hikayesi, geride bıraktığı hayatı, ama hepsinden önemlisi huzuru olurdu.
Ben yolculuklarda hep arka koltukta oturup, dayımın bana Almanya’dan getirdiği Walkmen’i dinlerdim. Bazen dayım durduğumuz şehirlerden birinde arkadaşıyla buluşur arabaya onu da alır, yolculuklarımıza beraber devam ederdik. Kimse arka koltukta bana ayrılmış olan bölüme kabul edilmezdi. Çok mola verirdik, benim tuvalet ihtiyacım, susamam, midemin bulanması asla bitmezdi.
Genellikle arabamızın bagajında uyku tulumları olurdu. Dayım bazen insanların olduğu otellerde konaklamak yerine, bir arkadaşının evinin bahçesinde ya da kamp alanlarında uyumaktan hoşlanırdı. Arabayı park ettikten sonra bana araba mı çimen mi diye sorar, ben her seferinde çimenlerde onun yanınaki yerimi alırdım. Fazla konuşmazdık ikimiz olduğunda, o elindeki kitaba dalar, ben de yeni gelmiş boya kutumla önümdeki kağıtlara bir şeyler karalardım. İkimiz iyi anlaşırdık.
Arada bir gezilerimiz sırasında İstanbul’a geri döner, annemi da yanımıza olarak Balıkesir yolu üzerinden İzmir’e, halalar, büyükanneler ve kuzenlerle dolu bir eve yolculuğa çıkardık. Ben arkada uyuyor numarası yaparak konuşmaları dinlemeyi adet edinmiştim. Dayımla annem pek çok kardeş gibi tartışmadan duramazlardı. Önce hızlı araba kullanımından çıkan ufak tartışmalar, sıcağın da etkisiyle geçmiş yılların muhasebelerine, anneannemin durumuna, dedemin uzaklığına varabilirdi. Sonunda ben uyanırmış gibi yapıp tüm kavgaların sonunu getirirdim. Annem dönüp iyi olup olmadığıma bakar, dayım da dikiz aynasından göz kırpardı. Üçümüzün yolculukları hep keyifli geçerdi. Sadece bir keresinde aralarında yaşanan tartışmanın boyutlarını gerçekten uyuduğum için bilemiyorum, annem arabayı otobanın kenarından durdurarak arabadan indi, sertçe kapıyı kapadıktan sonra bana Foça’da buluşacağımızı, dayıma zorluk çıkarmamamı söyledi. Dayım kapıları kitleyip kemerimi takmamı söyledi. Dört saat sonra üçümüz Foça’da nar ağaçları kaplı evin bahçesinde buluştuk. Zaman mı, büyük halamın dolmaları mı bilmiyorum ama öfkeleri yok oldu.
April 1, 2009
2. Anneanne
Doğmam gereken güne iki yanlış alarm, dört doğuran kadın ve on üç gün ekledikten sonra çirkin bebek dünyaya geldi. İlk dikkati çeken etraftaki herşeyi izleyen gözlerimdi. Odada altı yedi kişi gördüm. Biri daha önce de birkaç kez eve uğramış ve her seferinde anneme çikolata getiren top sakallı adam, diğer ikisi Seral ve Visal, elbette Dürin, ve tanımadığım birkaç kişi daha. Anneannem beni ilk eline aldığında “ On üç gün geç doğarsan böyle çirkin olursun işte” dedi, sonra başım düşmesin diye boynumdan tutarak anneme uzattı beni. “Aman dikkat et çocuğun başına sıkı tut,” dedikten sonra kalbi pırpır eden anneme verdi.
İlk gece tek başıma bir yatağa yatırıldım. Yan komşularım arasında çok ağlayan Eda, sürekli bağaran Arda ve de mışıl mışıl uyuyan Selin vardı. Sabah olup annemim yanına gideceğim anı beklerken uyuyakalmışım. Karnım doyurulmak üzere patırtı yapanların arasından alınarak, annemin yatağına çıkarıldım. Anneannem kapıda karşıladı beni. Bugün rengimin biraz yerine geldiğini belirtti. Sabah kahvaltısının ardından yeniden vitrine çıktım. Sürekli beni ziyarete gelen insanlar keyfimi ve buruşuk derimi yerine getirdi. İkinci günün akşamı sağlıklı bebek kriterlerine uygun hale geldim.
Evimizdeki ilk zamanlar hepimiz için zor geçti. Annem üçüncü günün sonunda toparlamış, bir hafta sonra da işe başlamak üzere beni öperek yanımdan uzaklaşmıştı. Saatlerce yaygara kopardım. Anneannemin beni teselli etmeye çalışan kelimeleri, ya da panikle kulağıma uzatılan telefonlar bir işe yaramadı. Bunca zaman dünyayı beraber kurcaladığım annemin beni bırakıp gitmiş olmasına kızgındım.
Öncesinde en azından yemek saatlerinde yanımda olan annem yavaş yavaş benden uzaklaşmaya başladığında bunun da büyüme sürecinin bir parçası olduğunu anlamam uzun sürmedi. Evde görmediklerimle, şekillerle, gelişen renklerle ilgilenmeye başladım. Bu sırada yediklerim de biraz değişmiş olduğundan ağzımdaki tatlardan hangisini sevip hangisini atmak istediğime karar vermek de başka bir meşguliyet alanı yarattı bana. Havuç suyu ve muhallebi uygun, kabak suyu dilime bile değmesin! Anneannemle kavgalarımızın sonunda mideme gideceklere karar veren benden başkası olamazdı.
Anneannem beni sürekli kucağında sallandırırdı, birdenbire ayaklanmamı ve sorular sormamı istemez gibi. Ben de, o yemek yapmaya mutfağa gittiğinde bana ayrılmış olan alanda akrobasi hareketleriye ayağa kalkmayı çalışır, ne yazık ki her seferinde düşerdim. Yürümeye başlayıp da duvarların arkasında ilgimi çekenlere ulaşabileceğim günleri beklemek, annemin karnında geçirdiğin aylardan daha zordu. Bir kere pastanın kokusunu alınca insan kurabiyeyle karnını doyuramıyor.
Dokuz aylıkken yürüdümeye başladım. Annem yoktu. Elimi ilk anneannem tuttu. İlk düştüğümde, ağlamakla gülmek arasında gidip geldiğimde ve yeniden ayağa kalkmak için ayaklandığımda da bana destek veren o oldu. Sonra annemi arayıp “Hazal yürüdü, kızın ilk adımlarını attı” haberini verdi. Annem o sırada Turgay Tali’nin izini bulmak için Kars yolladındaydı. Yüzündeki incinmeyi görmemek için yeniden yerime oturdum. Bir daha ayaklanışım onun yanına oldu.
Yürümeye başlamamla evin düzeni birdenbire değişti. Eskiden açık olan bütün pencereler, bahçeye açılan balkon kapısı ve annemin odası kapandı. Hepsinde dokunmamam gereken eşyalar olduğu için anahtarlar anneannemin cebine yerleşti. O yumurtalı patates yapmaya dalmışken boşuna itekleyip durdum kapıları. Kutu gibi kapanan karanlık evimizde annemin gelmesini bekler oldum.
Bir tatil günü üçümüz bahçeye çıkmışken annem, anneanneme dönüp:
“Ne kadar büyüdü değil mi Hazal,” dedi “yakında konuşmaya başlayacak belki de. O zaman iyice zorlaşacak işimiz.”
“İnşallah onu görürsün,” dedi anneannem, hüzünden çok kinaye dolu bir sesle. Annem sustu. Yine içinde olup aklından geçenleri anlayabilmeyi istedim o an.
Anneannem kendi mutsuzluklarını taşıdığı için üzerinde, mutlu olmayı bilmezdi. Dedemin onu bırakıp gitmesinden yıllar sonra, terkedilmiş bir kadının özlemleriyle anlatırdı hayatını. Fatih’teki konağı terk edip dedemin küçük evine yerleşmesini, denizlerde aylarını geçiren adamı çaresizce beklemesini, ve her eve geldiğinde sevdiğinin üzerince sinmiş olan parfüm kokularını. O küçücük halimle olmamış hikayelere inandırırdı beni. Ayağına dökülen kezzaptan, kocasının vurduğu fiskelere kadar, hepsi umutsuz hayatının haykırışlarıydı. Bir tek onu sevmemi istedi benden. Dedemin yaşadığını bile unutmamı.
Hep sıkıcı değildi anneannem, en azından hastalanmadan önce. Bahçeye çıkmamı ya da çizgi film izlememi yasaklamadığı zamanlarda en büyük eğlencemiz eski Türk filmleri izlemek ve ağlamaktı. Türkan Şoray hayranı, Ediz Hun takipçisiydi. Keyfi yerindeyse bana sarılır, kendi elleriye sıktığı portakal suyundan içmeme izin verirdi. En azından doktor fazla C vitamini almamı yasaklayana kadar. Filmlerden sonra bazen bahçede oyanayan çocukları izlemek için balkona çıkardık. Ben onların yanına doğru hamle yaptığımdaysa içeri girmek üzere ayağa kalkar, beni de beraberinde içeri sokardı. Annem on sekiz saat süren bir iş gününün ardından eve geldiğinde, beni homurdanırken, anneannemiyse söylenirken bulurdu. Her seferinde “Anne bırak oynasın biraz dışardakilerle” demesi, kapıcının çocuklarıyla benim top oynayamayacağım gerçeğini değiştirmezdi.
Pazar günleri evimiz neşeli olurdu. Annemin arkadaşları gelir bana çikolata, oyuncak, boyama kitabı getirirlerdi. Annem her seferinde “Bu çocuğa çikolata değil, meyve falan getirin onun yemediklerini ben yemekten kilo alıyorum” diye azarlardıı onları. Anneannem çaktırmadan yerinde kibarca öksürür, gelen hediyeler memnun olduğunu belli ederdi. O zaman akıllı adamlardan biri “Biz zaten Nihal Teyzeme getirdik tatlıları, yesin de ağzı tatlansın” diyerek devreye girer, bütün haftanın huzursuzluğunu alırdı anneannemin üzerinden.
Her gördüğüm şeye “bu ne?” deme yaşım geçtikten sonra, giderek yaşlanan anneannemle kavga çıkarmaya, istediklerim için mücadele etmeye, o kabul etmese de bakkala kaçmaya ya da bahçede oynayanlar arasına katılmaya başladım. Üzüldüğünü gördükçe içimde kırılanları çocuksu unutkanlığımla kenara atıp keyfim ne istiyosa onu yaptım. Bahçedeki patikada bisiklete binmek, yedi numarada oturanları ziyaret etmek, saklambaç oynarken yan apartmana kaçmak da bunlara dahil. Anneannem hiç değilse öğleden sonraları beni evde tutabilmek için yaptığı her yemeğe sarımsaklı yoğurt eklmekte buldu çareyi. O zamana kadar akşam uykularında bile altı yedi saati geçirmeyen ben, bu yeni alışkanlığımın iştahla yediğim yoğurttan kaynaklandığını çözene kadar birkaç ay idare ettik.
Üç yaşıma girdiğim gün annem işten izin aldı, iki kadın beni evin aşağısındaki lunaparka götürdüler. Çarpışan arabalar ve korku tüneli arasında bir yerde, meyveli pastama ellerimle dalmamın hemen ardından, anneannem kolumdan tutup temizlenmem için tuvalete götürmeye çalıştı. Ben çığlıklar arasında annemin arkasına saklandım. Annem “Doğumgününde rahat bırak bari anne” dedi, anneannem “daha iyi çocuk yetiştiriyorsan gel sen ilgilen o zaman her gün kendi kızınla,” diyerek cevap verdi ona. Annem “ben hepimiz için çalışıyorum, evimizde huzurla yaşayalım, üzerimizden giysimiz, önümüzden yemeğimiz eksik olmasın” diyerek yanıtladı onu. Anneannem
“ ben konaklarda büyüdüm… o baban olmasaydı” monoloğuna başladıktan sonra annem hepimizi bir taksiye doldurup eve götürme kararı aldı. Bütün yol boyunca söylenen anneanneme kulaklarımızı tıkayıp, taksiciye biraz bahşiş bıraktıktan sonra annem ve ben balkona, anneannem mutfağa yollandı. O gece annem yatağa yemek yemeden girdi. Anneannem de bütün gece ağladı.
Evde birkaç hafta süren bir sessizlik dönemi yaşandı. Öğlen sofralarında ben sorularımla anneannemi delirtirken, akşam annemin tabağı genellikle doldurulmadan rafa kalktı. Cumartesileri annem beni de yanına alıp arkadaşlarında ya da üçüncü karısıyla evli olan dedemde kalmayı uygun buldu. Ardından hiçbirşey konuşulmadan düzenimize geri döndük. Ben herşeye isyan ettim, anneannem yasaklar koydu, annem çalıştı.
Aradan geçen bir iki yılda anneannemin romatizmaları kötüleşmeye, daha önceden görmediğimiz hastalıklar nüksetmeye başladı bedeninde. Önce benim adımı unutmaya başladı, ardından bakkalın, kapıcının ya da sokakta beslediği kedilerden birinin. Gelip giden unutma krizlerinin sonunda alzheimer hastalığı başlangıcı teşhisi konuldu. Hayatındaki tüm önemli kararları tek başına almak zorunda olan annem dayıma telefon etti.
1. Dürin
“Kız olursa ismi Hazal olsun” dedi Dürin.
Erkek olursam Cem ya da Sinan olacağına ‘Bu çocuk doğmalı mı?’ kurulu toplandığında karar verilmişti zaten. Otobüste, Bab-ı Ali olarak bilinen Sultanahmet Mahallesi’ne doğru ilerlemekteydiler. Annem gülümseyerek başını salladı. Yedi ay sonrasını düşünemeyecek kadar yorgundu zihni.
“Olsun” dedi.”Önce bir doğsun da ismi ne olursa olsun”
“ Hazal” dedi yine Dürin. “İsmini ben koyuyorum, huyu da bana çeksin bari.”
Saat sekiz buçuk civarında, ani bir fren öncesi kesin karar verildi. Doğduğumda odada kim olursa, bana “Hazal” diye seslenecekti. İsmim hoşuma gitti. Beni başkalarından ayıran özel beş harf. Hayatın kendisi gibi, ismimin de beklenmedik bir anda ortaya çıkması hepimizin işine geldi. Annem otobüsten inerken “Hazal” dedi yine kendi kendine.” Türk standartlarına uygun bir hayatın olmayacağına göre Hazal uygundur” diye yineledi Dürin. Annemden bir kahkaha koptu.
Ağlamaya başlamadan önce dünya hakkında bir fikrim olsun diye annem beni yanında dolaştırdı. O zaman buna mecbur olduğunu bilemezdim. Başıma gelecekleri önceden göstermeye çalıştığını sandım. Onunla çamurlu tarlalara, basketbol maçlarına, yazarların takıldığı kahvelere, uzun otobüs yolculuklarına çıktım. İlk zamanlarda çok kolaydı, özellikle başlarında. Bahar gelince herkese gelen neşe hali annemi de buldu. Ben yanında olduğum halde hiç bilmediği sokaklara, arabaların slalom yaptığı caddelere hatta midesini bulandıran işkembecilerin dükkanlarına bile attı kendini. İkimiz daha önce bilmediğimiz bir keşif gezisinde gibi hissettik kendimizi.
Bazen annem bütün günün yorgunluğunu üzerinden atmak için beni başkasına vermek ister gibi hissederdim. Patronu günlerdir çalıştığı bir makaleyi yayınlamaktan vazgeçtiği ya da saatlerde otobüs durağında bekleyip de kimsenin ona yer vermek istemediği anlarda. O zaman Dürin sessizce kontrolü eline alıp, bana annemin işinden, güneşin neye benzediğinden, doğmamı heyecanla bekleyen bir sürü insandan, eğer o gün canı çekerse Şeker Portakalı’ndan bahsederdi. Ben yerinde kıpırdanmadan anlattıklarını dinlerdim. İkimiz de annem uyanmasın diye uğraşırdık.
Onun söylediğine göre annem bir muhabirdi. Gidip başkalarıyla konuşur, fotoğraflar çeker, sonra da masanın başına oturup yazmaya başlardı. Annemin gazeteci olmak için doğduğunu, ama benim başka bir iş yapmamı umduğunu söylerdi. O günlerde Dürin annemin korkularıyla benim ihtiyaçlarım arasındaki köprüyü kurmakla görevliydi.
Annemin neşesi yerinde olduğu zamanlarda onunla dolaşmak çok güzeldi. En çok dondurma ve turşu yemesini isterdim. Kabul ediyorum elimde olmadan onu yönlendirdiğim günler olmadı değil.
Haziran ayının başlarında yavaş yavaş içinde bulunduğun krallık bana dar gelmeye başladı. Huzursuzdum. Sürekli dışarı çıkmak, bana anlattıkları ağaçları, vapurları, denizi görmek istedim. Annem o zamanlarda elini karnına koyup beni okşayarak sakinleştirmeye çalıştı. Biraz duruldum, bir sonraki panik atak nöbetine kadar. Onun eli başımı okşadıkça tüm kötülüklerden korunmuş oldum.
Arada bir annemin gizlice arkadaşlarına anlattıklarını da dinlerdim. Bir gün karamsar olurdu: “Ben tek başıma bu çocuğu nasıl doğurucam, nasıl bakıcam ona? Beş yıl sonra bizi bekleyen günleri düşünüyorum. Nasıl okula gidecek, kim parasını ödeyecek? İlk adımını attığında yanında olacak mıyım, ya da okula başladığında? Bazen güneş göremiyorum bizi aydınlatan.”
Ertesi gün işler biraz yoluna girdiğinde ya da anneannem evde muhallebi yapmışsa daha iyimser davranırdı: “ Hep ben en çaresiz durumdayken buldu beni güzel şeyler. O yüzden hayatın bana daha iyisini hazırladığından eminim. Hazal için özellikle. O benim hayatıma mutluluk getirecek. Bizim hayatımıza da.” Bunun dışındaki zamanlarda genellikle yorgun olurdu. Sabahtan beri dört konuşma, altı yazı ve bir iki bağırışmayla uğraştığından. Genel ruh halini soracak olursanız umutlu biriydi annem ama.
Biraz büyüyüp bağlarımız güçlenmeye, kalbim ve beynim doktorlar tarafından görülmeye başladıktan sonra annemin aklından geçenleri de okuyabildim. Sabah uyandığında ilk iş elini sigarasına atar, sonra benim varlığımı hatırlayıp paketi komidinin üzerinde bırakırdı. O an aklından “Lanet olsun” kelimeleri geçerdi. Bana değil ama kurallara.Duşunu aldıktan sonra ıslak saçlarıyla odaya ilerlerken o gün nereye gideceğimizi hızlıca beyninden geçirir, kendine uygun bir kıyafet seçer, ayakkabılarını da üzerindekilere uydurduktan sonra sokak kapısının dışına atardı kendini. Saat dokuzda çoğunlukla “Neyse ki annem uyanmadı” diye düşünürdü. Bundan sonra akşama kadar olan zamanda, sanırım biraz küçük olduğumdan, düşüncelerinin hızına yetişemezdim ben. Ancak yatağa yattığında yeniden yakalardım onu. Bazen ağlardı, ama genelde sadece uyurdu.
Bir günü diğerine benzemezdi annemin. Önce dışarıda biriyle bana çok uzun gelen bir süre boyunca konuşur, ardından sürekli duran ve sıcaktan bizi bitiren bir arabaya biner, en sonunda hızlı adımlarla büyük bir binanın içine girerdi. Masasında ilk gözüme çarpan, sonradan adının daktilo olduğunu öğrendiğim, ses çıkaran aletti. Onun yanında her zaman bir su şişesi, arada bir saçına taktığı, ama çoğunlukla karman çorman yazısıyla notlar aldığı kalemler, o günün gazetelerinin olduğu bir yığın ve içeriye çok ses yapan bir alet dururdu. O aleti ne zaman kulağına taksa cızırtılı bi radyo yayınını dinliyormuş gibi hissederdim.
Annem masaya oturdu mu genellikle saatler sürerdi ayağa kalkması. Bu süre içinde kel adam, elinde tepsi olan başka bir adam, kıvırcık saçlı bir kadın, Dürin, sürekli iyi olup olmadığını kontrol eden başka bir kadın ve de sandviçler onu ziyarete gelirdi. O hepsine gülümseyerek keyfinin yerinde olduğunu söyler sonra yanında duran kağıt destesine ve hızla ilerleyen parmaklarına geri dönerdi.
Ben en çok akşamüstleri elinde zarfla gelen adamı severdim. Annem adamı görünce mutlu olur, heyecanla zarfı açıp tüm fotoğrafları tek tek incelerdi. Gündüz tanıklık ettiğim olaylar bir kez daha önümden geçer, annemin aklındakileri yavaş çekimde bir kez daha incelerdim. İnsanların yüzlerinde heyecan, bezginlik, dehşet, kibir olurdu. Annemin yazdıklarını okuyamasam da fotoğraflardan en çok sanatçılar ve saklananlarla konuşmayı sevdiğini anlardım. Sanırım onların hikayelerine politikacılar ve müdürlerden daha çok inanırdı.Aslında günlerimiz her ne kadar başka gibi görünse de birbirine benzerdi. Giderek artan bir yeme ihtiyacı, azalan direnç, devam eden bekleyiş.
Annemle tanışmamızın sekizinci ayında ona çok kötü bir şey yapmak zorundan kaldım. Yine saatlerce yürüyüp, dakikalarca yazı yazdığı bir günün bitiminde, anneannemin günlük söylentilerini dinlemesinin ardından yatağa yatmıştı ki birden sağ bacağım, kontrolümden çıkarak onu tekmelemeye başladı. Annemin attığı çığlıkla anneannem odaya girdi. Annem bir şey yok diyerek onu sakinleştirmeye çalışırken, bir yandan da salondaki telefona doğru ilerledi. Ezberindeki numarayı çevirdikten sonra telefonu Dürin açtı. Annem panikle hastahaneye gitmek istediğini söyledi. Dürin on dakikada kapımızda belirdi. Bütün bu karmaşa beni daha da huzursuz ettiği için sol kolum da devreye girdi. Annemim çığlıkları ve anneannemin endişesine Dürin’in müdehale etmesinden sonra kendimizi beyaz bir odada bulduk. Doktor anneme bunların normal olduğunu, benim uyumam için öncelikle kendisinin rahatlaması gerektiğini söyledi. Hemşireyi çağırarak bir bardak su istedi. Adamın tavrı mı yoksa suyun içine koydukları ilaç mı emin değilim ama on dakika sonra evimize doğru yol alan bir taksiye binmiştik bile.
O gece Dürin bizde kaldı ve annem uyuduktan sonra biraz daha sabretmemi fısıldadı kulağıma.