Minik Kara Bulut

May 29, 2009

10. Veli Yılmaz

Filed under: E-Kitap — anlamarama @ 7:57 am

Annemi hiç bu kadar heyecanlı görmemiştim. Odamın kapısını kapamamdan iki rüya sonrasında odama girerek beni uyandırdı. Sakin olmamı, bir iki günlüğüne babamı görmeye gideceğimizi, bu yolculukta bize Elif, Ercan, Murat, Semra, Ayda, Levent ve birkaç arkadaşının daha eşlik edeceğini, bu seferki ziyaretimizin diğerlerinden biraz arklı olacağını söyledi. Uyku sersemi ne olduğunu bile anlayamadan mutlulukla gülümseyen annemin yanına, arabanın arka koltuğuna kuruldum. Saatte yetmiş kilometre giden Tofaş’ın hızı annemin beklentilerine uyum sağlayamadığı için sürekli gazı köklemek zorunda olan Ercan, anneme sakin olmasını söyleyen Elif ve ilk defa etrafımda olanlara bir anlam veremeyen benim içinde bulunduğumuz araç on saat sonra cezaevi kapısının önündeki yerini aldı.
Bahardı. Çok iyi anımsıyorum çünkü yolculuk boyunca binlerce sarı çiçek saymayı başarmıştım. Biz vardığımızda çoktan beklemeye başlamış olan yirmi kadar araba vardı. Anneme neden içeri girmediğimizi sordum, beni Elif’e emanet ederek, sabretmemi söyledi. Hayatım boyunca pek başarılı olmadığım bu davranış modeli, güneşin altında neyse ki biraz daha çekilir bir hal aldı. Çantamdaki kitabın sayfalarına gömüldüğümden annemin yanımızdan ayrıldığını farketmedim.
Çok karışıktı. Önümdeki satırlar, etrafta ağlayan kadınlar, ordan oraya koşturan çocuklar, kapıların önünde bekleyen adamlar… Biz olayları biraz daha geriden, arabanın açık kapısının başından takip ettiğimiz için herkesi dikkatle inceleme fırsatım oldu. Askerler vardı, yazın sıcağında uzun kollu tulumlar ve silahlarla kapıda bekleyen. Birinin gözlerinde beni tanıdığına dair garip bir ışık yakalar gibi oldumsa da çoğunlukla hepsinde şiddet gördüm. Ailelerinden, yataklarında ya da belki de şehirlerinden uzakta olmalarının verdiği acımadan.
Elif’e dönüp annemin nereye gittiğini sordum. “İçeri” dedi. “Peki beni niye yanına almadı” dedim. Sabretmemi söyledi. O da. Yanıma yaklaşmaya çalışan çocuklarla arama mesafe koymak için kapıyı kapadım. Altmışıncı sayfada Rudiger’in Anton’u ziyarete geldiği satırdan okumama devam ettim. Kitaplar hiç değilse bekleme sürecimi azalttı.
Zaman konusunda hiç iyi olmadım. Bu yüzden dışarıda ne kadar kaldığımızı bilmiyorum ama akşam olmadan önce Ercan’la Elif çığlıklar atarak kapımı açtığında yüz on altıncı sayfanın sonlarında bir yerdeydim. Ercan beni omzuna aldı, kalabalığın içine dikkatlice bakmamı söyledi. Elif parmağıyla tellerin arkasındaki bir yerleri işaret ederek elimi tuttu, etraftaki gazeteciler makinelerinin flash’larını devreye soktu. İrkildim. Bana gülümseyerek gelen annemle babamı gördüğümde ilk duygum bütün bedenimi saran bir ürperti oldu. Bu sırada bir gazeteci mikrofonu bana doğru tutarak Veli Yılmaz’ın kızı olup olmadığımı sordu, Ayda ve Levent adamı uzaklaştırdı, kapının önündeki kalabalık açılmadı, bir iki kadın ağlamaya başladı, içeriden anonslar yapıldı, babamın şaşkın bakışları benimkilerle karşılaştı. O sırada yeniden huzuru yakaladım. Bütün bu sevgi buhranının içerisinde kaybolmuş tek kişi olmadığım için.
Askerler kapıda birikenleri açarak, annemle babamın geçmesi için bir koridor oluşturdular. Bu sırada kapıdaki kadınlardan şu sesler yükseldi: ” Geçmiş olsun bacım. ” Halim’i gördün mü Neyyire hanım, iyi mi salacaklar mı oğlumu.” ” Kaç yıldır içerdeydi senin bey, çok mu oldu?” “Asker oğlum izin ver de son bir kez görsün şu dertli gözlerim oğlumu.” Annemin gözleri doldu, babam bir hamle yaparak beni kucakladı. Ercan, Elif, Ayda, Levent, Murat, Semra’nın da katılımlarıyla kavuşma anı benim için oldukça yorucu oldu. O an sadece kitabımı alıp koşmak istedim.
Akşam bir otelde kaldık. Henüz Osman ceza evinden çıkmamış, Hollandalı sevgilisi nefes almaya başlayamamıştı. Bir yıl önce Osman İngilizce öğrenmek için kendine mektup arkadaşı ararken bu kadınla karşı karşıya gelmiş. Birbirlerine fotoğrafları sayesinde aşık olmuşlar, kadın da bütün hayatını terk ederek Osman’ın karısı olmak için İstanbul’a gelmişti. Bütün gece onun telaşı, etrafımızdakilerin teselli sözcükleri, benim yüz yetmişinci sayfanın sonuna gelme çabalarımla bitti. Ertesi gün Osman’ı da salmalarından sonra, zaten hiç açmadığımız bavullarımızı toplayarak eve döndük. Annem babama “işte evimiz burası” dedi. Babam “ne kadar da büyükmüş” diye cevapladı. Babamın giysileri, ayakkabıları ve tabii ki bir hafta sonra koliyle gelen kitapları için evde yer açıldı.
Hayatımız babamın, bir aylık bedelli askerliğini tamamlamasından sonra başladı. Annem işe, ben okula gitme tempomuza devam ederken babam sabahlarını kahvaltı hazırlamak, spor yapmak ve haberleri dinlemek gibi aktivitelere, öğleden sonralarını o zamanlar yeni kurulan Tümzamanlar yayıncılığın editörlüğüne ayırarak harcadı. Arada bir katıldığı panellerde kitaplarını, insan hakları kuramını, demokratik düzenleri tartıştı, ödüller ve alkışlar aldı.
Çok hayranı vardı. Çoğunlukla onu tez konusu yapmak isteyen üniversite öğrencileri ofisine gelir, iki çay süresince düşüncelerini dinlemek için bir kalem ve kağıtla karşısında otururdu. Ben içerdeki bilgisayarın başından, kulağımı onlara doğru uzatarak, o zaman anlamlandıramadığım ama sonraki hayatımı belirleyecek olan konuşmaları dinlerdim. Yılmaz derdi herkes ona, muhtemelen ömrünün sonuna kadar cezaevinde kalmayı bile göze alarak inandıklarından asla vazgeçmediğinden.
Birkaç ay içinde tanıştık. Hayatımdaki yabancıdan, annemin sevgilisine, sonunda da babama ulaştı çatık kaşlı adam. Kitaplarımdan özür dileyerek, vaktimin çoğunu babama ayırdım. Anlattığı onlarca hikaye arasından en çok kan göremediği için tıp fakültesini bıraktığını sevdim.

1 Comment »

  1. iyi ki yazıyorsun hazalım.

    Comment by visal cumalı — June 8, 2009 @ 7:17 pm | Reply


RSS feed for comments on this post. TrackBack URI

Leave a comment

Blog at WordPress.com.